...

Merve Demirdöven

Bu yazıda, Giambattista Vico’nun başyapıtı Yeni Bilim (Scienza Nuova) üzerinden yazarın tarih felsefesini ve bu felsefenin barındırdığı içsel gerilimleri eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi amaçlıyorum. İncelemem boyunca, Vico’nun doğrusal ve ilerlemeci tarih anlayışını ve tarihin nesnel bir bilim olarak inşa edilebileceğine dair iddialı tezini ele alacağım. Bununla birlikte, yazarın “ilahi inayet” ile “insan iradesi” arasında kurmaya çalıştığı dengenin sınırlarını sorgulayarak teorisinin felsefi düzlemde açık veren ve çelişen yönlerini ortaya koymaya çalışacağım.

Yazar Hakkında

Bu kitap incelemesine başlamadan önce, yazar Giambattista Vico’nun yaşam öyküsüne kısaca değinmenin faydalı olacağına inanıyorum. Çünkü çoğu felsefi veya sanatsal eser, yaratıcısının yaşam öyküsünün izlerini taşır. Örneğin, felsefi ve dini sebeplerden ötürü nişanlısını terk eden Kierkegaard, varoluşçuluk felsefesini bu ayrılıktan duyduğu pişmanlık üzerine inşa etmiştir. Felsefi düşüncesinin temel taşları olan “korku” ve “iman şövalyesi” gibi kavramların, onun ayrılık acısını yansıtmak için seçtiği dilsel araçlar olduğu sık sık vurgulanır. Nietzsche yaşamının önemli bir bölümü boyunca şiddetli migren ağrıları ve ruhsal sıkıntılarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu fiziksel ve ruhsal sorunlar, onu zayıf olmayı yücelten Hristiyan ahlakına meydan okumaya ve kusursuzluğu idealleştiren üst insan felsefesini oluşturmaya yöneltmiştir. Rousseau çevresindekilere karşı son derece şüphe duyan ve başkalarıyla bir arada bulunmaktan huzursuz olan biriydi. Ayrıca çocuklarını yetimhaneye bıraktığı için büyük bir vicdan azabı yaşadığı da bilinir. “İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur.” sözü onun bu ağır hislerinin bir özeti gibi değerlendirilir. Schopenhauer küçük yaşta babasını intihar sonucu kaybetmiştir ve annesiyle oldukça sağlıksız bir ilişki yaşamıştır. Ayrıca döneminin en ünlü filozoflarından olan Hegel ile de sıkı bir rekabet içinde olmuştur. Çoğu öğrencinin onun derslerine değil de Hegel’in derslerine katılmayı tercih etmesi, kendisini akademik açıdan yetersiz hissetmesine yol açmıştır. Dünyanın acılarla dolu bir yer olduğu fikrine dayanan meşhur kötümserlik felsefesinin mutsuz çocukluk yaşantısı ve yaşadığı bu yetersizlik duygusundan beslendiği ileri sürülür.

Vico ise yaşamının büyük bölümünü İtalya’nın Napoli kentinde geçirmiştir. Yaşamı incelendiğinde, döneminin diğer entelektüelleriyle kıyaslandığında fazla popüler olmadığı anlaşılır. Fikirleri çoğunlukla değer görmemiştir. Ayrıca çok istemesine karşın hukuk profesörü olmayı da başaramamıştır. Yaşamı maddi açıdan da zorlu geçmiştir. Akademik yaşamda arzuladığı konuma ulaşamaması, onu genel akademik kabulleri karşısına alma pahasına da olsa içinde bulunduğu döneme göre oldukça aykırı bambaşka bir bilim düşüncesi oluşturmaya itmiş olabilir.

Bu noktada, düşünce sistemlerinin filozoflarının yaşamlarından izler taşıyor oluşunun, o düşüncelerin değersiz oldukları anlamına gelmediğinin altı önemle çizilmelidir. Zira hiçbir felsefe, sanat veya bilim insan faktöründen bağımsız değildir. Örneğin, tüm objektiflik iddiasına karşın bilim, dünyanın insanların sahip oldukları bilişsel kapasite ve yaşam deneyimleriyle sınırlı bir yorumudur. Öte yandan meseleyi, metnin ilerleyen kısımlarında söz edeceğim Vico’nun “ilahi inayet” kavramını ödünç alarak açıklamak da mümkün olabilir. Nasıl ki insanın vahşi duyguları ve bencil tutkuları ilahi gücün bir planı olarak toplumsal düzeni ve medeniyetleri var etmişse, belki düşünürlerin travmatik yaşantıları da aynı gücün bir planı olarak çağının ötesine geçen ve insanlığı ileriye götüren düşünceleri ortaya çıkarmıştır.

Giriş

İncelemeye çalıştığım Yeni Bilim adlı eser, Vico’nun giderek gelişen doğa bilimleri karşısında önemini yitiren tarih ve toplum bilimlerini hak ettiği konuma taşıma çabasının somut bir ürünüdür. Yazar kitap boyunca okuyucuyu tıpkı doğa bilimleri gibi tarihin ve toplumun da kendine özgü ilkeleri ve metodolojileri olan güvenilir bilim alanları olduğuna ikna etmeye çalışmaktadır. Üstelik sadece bununla da yetinmemekte; tarihin ve toplum bilimlerinin doğa bilimlerinden daha geçerli olduğunu da ispatlamak istemektedir. Fikirlerini kanıtlamak için toplumların gelişim aşamalarını üç evreye ayırarak incelemektedir. Ayrıca ilerlemeci tarih anlayışı, tarihin akışının döngüsel olduğu fikri ve şiirsel hikmet kavramı kitabın temel argümanlarıdır.

Vico’nun zamanında, Avrupa’daki ana akım düşünce sistemleri Kartezyenizm ve rasyonalizmdi. O dönemde matematik ve doğa bilimleri, tüm hakikati ölçmek için mutlak standart olarak kabul edilirdi. Yani yalnızca matematiksel ve fizik yasaları ile açıklanabilen olgular veya olaylar gerçek kabul edilirdi. Ancak Vico, bu ana akım görüşe cesurca meydan okumuştur.

Vico’nun Yeni Bilim adlı eserinde ortaya koyduğu temel fikirlerden biri, Tanrı yarattığı için doğayı kusursuz biçimde anlayamayacağımız; insanlığın ortak ürünü olduğu için yalnızca tarih ve toplumu tam manasıyla kavrayabileceğimizdir. Vico bu görüşüyle eski tarih anlayışını tamamen karşısına almış olmakla birlikte farklı olarak tarihi de bilim olarak tanımlamıştır.

Vico’nun bu cesur iddiasına yöneltilebilecek bir eleştiri, tarih ve toplumun da onun Tanrı tarafından yaratıldığını ileri sürdüğü insanlar aracılığıyla var edilmesi noktasında olabilir. Dolayısıyla tarih ve toplum da her halükarda Tanrı’nın tasarrufunda gibi görünmektedir. Eğer Tanrı yarattığı için insanı tam manasıyla anlayamayacağımız fikrini benimsersek, Tanrı’nın yarattığı insanlar tarafından oluşturulduğu için tarih ve toplum anlayışımızın sınırlı olduğunu da kabul etmek zorundayız demektir.

Vico’nun ilerlemeci tarih yorumu ve tarihin döngüsel olduğu görüşü de kitabın temel yapısını oluşturmaktadır.

İnsanlığın Üç Evresi

Vico insanlık tarihini üç temel döneme ayırır. Tüm halkların sırasıyla Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlık Çağı olmak üzere üç tarihsel aşamadan geçtiğini savunur. Vico, bu ayrımın eski Mısır kronolojisine dayandığını belirtir.

Tanrılar Çağı

Vico, erken insanlığın aklın henüz tam olarak gelişmediği, duyguların ve hayal gücünün baskın olduğu bir dönem olduğunu savunur. Bu dönemde insanlar tüm doğa olaylarını ilahi güçle açıklama eğilimindeydiler. Örneğin, gök gürültüsü duyduklarında, bunu Zeus’un (Jüpiter) gazabı olarak yorumlar ve korku duyarlardı. Ormanlardan gelen hışırtıları, gölgeleri veya alışılmadık hareketleri de “Pan” adlı tanrının gazabı olarak açıklarlardı. Yani ani ve beklenmedik durumlar karşısında hissettikleri panik duygusunu “Pan” ismini verdikleri bu mitolojik karakter aracılığıyla kişileştirirlerdi. Yine, bir deprem meydana geldiğinde bunu denizlerin ve suların Tanrısı Neptün’ün üç dişli mızrağını yere çok sert bir biçimde vurarak oluşturduğunu ve bu yolla insanlara bir ceza veya uyarı gönderdiğini düşünürlerdi.

Vico’nun buradaki en önemli vurgusu, din ve korkunun toplumun oluşumunda temel etkenler olduğudur. İnsanları mağaralara saklanmaya, yerleşik hayata geçmeye ve aile kurmaya iten de bu korkudur. Başka bir deyişle, medeniyet bu ilkel korku ve batıl inançlardan doğmuştur.

Kahramanlar Çağı

Vico’nun ikinci evre olarak tanımladığı Kahramanlar Çağı’nda toplumsal düzen belirgin biçimde dönüşüme uğramıştır. Bu dönemde toplum içinde keskin bir hiyerarşi oluşmuş ve sınıfsal ayrımlar daha görünür hâle gelmiştir. Bir tarafta kendilerini kutsal ya da üstün bir güçle bağlantılı gören, soylu ve güçlü bir kesim yer alırken, diğer tarafta ise bu grubun himayesine muhtaç, savunmasız ve silahsız halk bulunurdu.

Vico’nun sözünü ettiği “kahraman” anlayışı, günümüzdeki fedakâr ve adalet dağıtan süper kahraman figürlerinden oldukça farklıdır. Bu kişiler, mitolojik anlatılardaki Aşil örneğinde olduğu gibi çoğu zaman kibirli, saldırgan ve sert bir yapıya sahiptiler; kendi belirledikleri kurallara göre hareket eder ve gücü meşruiyetin temel unsuru olarak görürlerdi. Bu nedenle yönetim biçimi aristokratikti; yani siyasal ve toplumsal gücün merkezinde soylu sınıf bulunurdu. Hukuk da eşitlikten ziyade güç dengelerine dayanarak şekillenirdi.

İnsan Çağı

Son aşama olan İnsan Çağı’nda ise akıl ve eşitlik düşüncesi toplumsal yaşamın merkezine yerleşmiştir. Bu dönemde insanlar artık ayrıcalığın soylu bir sınıfa ait doğuştan gelen bir özellik olmadığına, herkesin ortak ve eşit bir insan doğasına sahip olduğuna inanmaya başlamışlardır. Böylece toplum, hiyerarşik ve dışlayıcı bir yapıdan uzaklaşarak daha kapsayıcı ve eşitlikçi bir anlayışa yönelmiştir. Hukuk da artık belirli bir grubun ayrıcalığı olmaktan çıkmış ve toplumun tüm üyeleri için geçerli, bağlayıcı bir düzen haline gelmiştir.

Vico’ya göre bu çağın yönetim biçimi ise ya halkın söz sahibi olduğu bir cumhuriyet ya da herkesin yasa karşısında eşit sayıldığı bir monarşi şeklinde ortaya çıkmıştır.

Vico’nun bu düşüncelerinden hareketle, onun ilerlemeci tarih anlayışını savunduğu söylenebilir. Ben ise ilerlemeci tarih anlayışını, ilerlemenin koşulu olarak görülen ölçütlerin dışarıdan ve çoğunlukla da gücü elinde tutanlar tarafından dayatılmış olduğunu düşündüğüm için kabul etmiyorum.

Aklın ve bilimin ön planda tutulduğu Sanayi Devrimi, bu düşüncemi haklı çıkaran en iyi örneklerden biridir. Bu dönem yeni üretim araçlarına sahip olan azınlığın güçlendiği, eski üretim araçlarına sahip olan önceki azınlığın ise statü kaybettiği bir dönem olmuştur. Elbette hiçbir zaman üretim araçlarını elinde bulundurmamış olanlar için yıkımın boyutları tahmin edilemeyecek düzeylere ulaşmıştır.

Sosyal gelişmeler ile sosyal sorunlar arasındaki doğru orantı herkesin malumudur ve bu hiçbir zaman çözülemeyecekmiş gibi görünen tarihsel bir paradoks olarak karşımızda durmaktadır. Walter Benjamin’den cesaret alarak biraz daha ileri gidecek olursam, tarih bir ilerleme değil bir yıkıntılar yığınıdır da diyebilirim. Bence yalnızca ilerlemenin sembolü olarak sunulan devasa şehirleşmenin neden olduğu psikolojik sıkıntıları, modern tıbbın dahi çözümsüz kaldığı kronik sağlık problemlerini ve insanların doğayla iç içe olmaya yönelik artan özlem duygularını göz önünde bulundurmak bile ne kaybettiğimizi ortaya koyma hususunda söylenecek daha fazla söz bırakmamaya yetecektir.

Öyle görünmektedir ki, tarihi yapanlar ve tarihi yazanlar aynı kişiler değildir. Tarih tüm insanlığın kolektif ürünü olarak ortaya çıkmış; günümüze ulaşan tarihsel anlatılar ise dönüşüm dönemlerinde güç kazananlar tarafından aktarılagelmiştir. Her zaman kaybeden büyük bir kesim olmasaydı, bugün kazananların yazdığı tarihten çok farklı bir tarih okuyor olurduk.

Bu nedenle, ilerlemecilik gibi büyük anlatıları gerçekliğin kendisi olarak görmek, tarihi yazmasına izin verilmeyen kaybeden daha büyük bir kesimin tarih sahnesindeki varlığını yok saymak anlamına da gelir. Zaten ilerleme fikrini referans alan meta-anlatıların birçoğu da başarısız olmuştur.

Elbette bu eleştirel yaklaşımım, olduğumuz yerde saymayı ve elimizdekilerle yetinip hiçbir şey yapmamayı savunduğum şeklinde anlaşılmamalıdır. Asıl amacım, gelişme veya ilerleme etiketiyle önümüze konulan standartların kime ve neye hizmet ettiğini iyice düşünmek gerektiğine dikkat çekmektir. Yaşanan gelişmeleri sadece sunduğu avantajlar açısından değil yol açabileceği insani ve doğal tahribatlar açısından da ele almak önemlidir.

Günümüz bilim ve teknolojisi, ilerleme olarak servis edilen gelişmelerin hem olumlu hem de olumsuz sonuçlarını öngörme konusunda geçmişe nazaran çok daha fazla güç ve imkân sunmaktadır.

Öte yandan, Vico gibi tarihi döngüsel bir süreç olarak ele almak, insan ve toplum davranışlarının mutlak suretle öngörülebilir olduğu şeklindeki yanlış bir çıkarımı da beraberinde getirmektedir. Oysa Karl Popper’ın da vurguladığı üzere, tarihe yön veren insanlığın mevcut bilgi birikimidir. İnsanlığın ulaşacağı bilgi birikimini öngörmek mümkün olmadığı için asırlar, on yıllar ve hatta birkaç yıl sonra meydana gelecek olayları bugünden mutlak olarak bilmek söz konusu değildir.

Amerikan asıllı bir düşünür olan Nassim Nicholas Taleb de ortaya attığı Siyah Kuğu teorisi ile tarihin akışını öngörmenin neden imkân dahilinde olmadığını kanıtlamak adına bir dizi argüman geliştirmiştir. Siyah Kuğu teorisine göre tarihte büyük sıçramalara sebep olan hiçbir olay önceden öngörülebilmiş değildir. Ancak olaylar gerçekleştikten sonra insanlar onların neden gerçekleşmiş olabileceğine ilişkin çeşitli fikirler ortaya atıp öngörülebilir olduklarına kendilerini bir şekilde inandırmayı başarmışlardır.

Tarihin öngörülebilir olduğu yanılgısı, insanların kontrol etme ihtiyacının bir yansıması olarak düşünülebilir. İnsan belirsizlik karşısında dehşete kapılma eğiliminde olan bir canlı türüdür. Araştırmalar, belirsizlik duygusu ile anksiyete, depresyon ve öfke duyguları arasındaki eş zamanlı ilişkinin varlığını kanıtlamaktadır. Fal bakmak, şansa inanmak, kehanetlere ilgi duymak veya totem yapmak da bu en temel psikolojik ihtiyacın giderilmesine hizmet eden başa çıkma yollarından bazılarıdır. Tarihin öngörülebilir olduğunu iddia etmek de bu gruplamaya dahil edilebilir. Adlandırmak ya da teorilerle açıklamak kontrol etmektir.

Ben Vico’nun aksine tarihin bir bilim olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindeyim. Her şeyden önce her tarihsel olay biriciktir ve aralarında benzerlikler olması dışında iki tarihsel olay hiçbir zaman tıpa tıp birbirinin aynısı değildir. Sonuç olarak tarih tekrarlanamadığı için genellenemez. Oysa genellenebilir ilkeler ortaya koymak bilim olarak tanımlanan faaliyetlerin en temel amaçları arasında yer alır.

İkincisi, her ne kadar tüm bilim alanlarında geçerli olsa da öznellik sorunu tarih çalışmalarında daha baskın bir unsurdur. Hangi tarihsel belgelerden yararlanacağını, hangi tarihsel olayların aktarılacağını ya da hangilerinin önemli olduğunu büyük ölçüde tarihçi belirler.

Özetle, tarihin amacı açıklamaktan ziyade anlamaktır ve bu yönüyle tarih felsefeye benzemektedir. Tüm diğer bilimlerin felsefeden ayrılarak özerk hale geldiği gerçeğini tabii ki yadsıyamayız. Ancak, henüz bilimsel yöntemlerin gelişmediği, deney ve gözlemin sistematik hale gelmediği dönemlerde bu oldukça anlaşılabilirdir. Zira kendini ve çevresini anlama çabası insanlık tarihi boyunca hep var olmuştur. Anlama çabasına açıklama çabasının eşlik etmesi bilim denilen alanın sınırlarını çizmiştir.

İlahi İnayet

Vico’ya göre insanlar özleri itibariyle bencil, vahşi ve çıkarcıdırlar. İlahi müdahale olmasaydı şimdiye dek insanlık kendini çoktan yok ederdi. Neyse ki yarattıklarının acımasız doğasını çok iyi tanıyan Tanrı, insanların en derinlerine kazınmış bu acımasız dürtüleri hiç fark ettirmeden toplumsal düzene dönüştürmüştür. Örneğin, ilahi inayet insanların fütursuz cinsel dürtülerini onların lehlerine olacak şekilde yönlendirmeseydi bugün aile kurumundan, dolayısıyla da toplumlardan söz edemezdik. İlahi inayetin bir lütfu olan din kurumu da insanların en temel korkusu olan ölüm korkusunu yatıştıran ve böylelikle insanların yaşamlarını daha rahat sürdürmelerini sağlayan bir araçtır. Yani Vico, ilahi inayeti toplumu kontrol eden gizil bir düzenleme mekanizması olarak ele alır.

Zannımca Vico tam da bu noktada kendisiyle çelişir gibi görünmektedir. Öyle ki, doğayı ve dünyayı Tanrı yarattığı için insanın onu hiçbir zaman tam manasıyla anlayamayacağını ama tarihin ve toplumun bizzat insanlar tarafından yaratılmaları sebebiyle anlaşılabileceğini ileri sürmesine, hatta tarih ve toplum bilimlerinin doğa bilimlerine üstün olduğu iddiasını bu düşüncesi üzerine temellendirmesine rağmen, tarihi insanlar yapmış olsa da onu Tanrı’nın düzenlediğini savunur. Sivil teoloji düşüncesi, açıkça insanların kendi dar görüşleri ve kaba arzuları doğrultusunda davranarak tarihi istedikleri gibi yönlendirdiklerine inansalar da, Tanrı’nın her zaman arka planda çalışmaya devam ettiğini ileri sürer.

Aslında, Vico’nun insanın kukla olduğunu ima ettiğini söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Bu açıdan bakacak olursak, deney hayvanı olarak kullanılan fareler kendilerini anlama konusunda ne kadar yetkinseler insanlar da kendilerini anlama konusunda o kadar yetkindirler.

Şiirsel Bilgelik ve Dilin Kökeni

Vico, Tanrılar Çağı adını verdiği dönemde insanların dünyayı ve doğayı mantıksal ilkeler veya somut veriler ışığında değil, hayal güçlerinin yardımıyla ve soyut kavramlarla anlamlandırmaya çalıştıklarını savunur. Ona göre bu dönemde doğa diğer tüm canlılar gibi yaşayan bir organizma olarak görülmüştür. Doğaya ve dünyaya ilişkin bu metafiziksel anlayış biçimini edebi bir ürün, bu ürünün yaratıcısı olan insanları da doğal şairler olarak tanımlamıştır.

Bölümün ilerleyen kısımlarında da dilin zihinsel gelişime paralel olarak geliştiğini ileri sürmüştür. Kelimelerle iletişim kurulmayan ilk evrede, iletişim jestler ve mimikler gibi sözlü olmayan iletişim biçimleri aracılığıyla sürdürülürken insanlık zihinsel olarak geliştikçe iletişim biçimleri çeşitlenmiş ve nihayet onun en gelişmiş iletişim yolu olarak gördüğü sözlü iletişim ortaya çıkmıştır.

Vico’nun dilin evrimi konusunda yaptığı tespitler, bugün modern bilimin bulgularıyla da örtüşmektedir. Nöroloji ve gelişim psikolojisi alanlarında gerçekleştirilen çalışmalar, dilsel gelişim ve zeka düzeyi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca bilindiği gibi Jean Piaget’in Bilişsel Gelişim Kuramına göre çocuklar yaklaşık 10-11 yaşlarına kadar soyut düşünme becerisi geliştiremezler. Bu dönemi Jean Piaget işlem öncesi dönem olarak adlandırır. Ergenlikle birlikte dünyanın soyut kavramlarla anlaşılmaya başlandığı işlem sonrası döneme geçiş yaparlar.

Onun modern bilimin henüz doğmadığı yüzyıllar öncesinde bu tespitleri yapması, dehasının en önemli işaretlerinden biridir.

Sonuç

Giambattista Vico’nun Yeni Bilim eseri, tarihi insan iradesi ve kurumlar üzerinden okuma çabasıyla tarih felsefesinde kuşkusuz çığır açıcı bir dönüm noktasıdır. Ancak yazarın savunduğu döngüsel tarih kuramı ve tarihi mutlak bir bilim yapma iddiası, kendi içinde ciddi metodolojik açmazlar barındırmaktadır. Özellikle ilahi inayet ile beşerî iradeyi aynı potada eritme gayreti, felsefesinde çözülmesi zor teorik çelişkilere yol açmıştır. Bu yazıda ortaya koymaya çalıştığım eleştiriler, Vico’nun dehasını yadsımaktan ziyade onun bu devasa teorik inşasının sınırlarını ve açıklarını görünür kılmayı amaçlamıştır. Nihayetinde Yeni Bilim, tarihsel süreci anlamlandırmada sunduğu güçlü araçlar kadar felsefi tutarlılık noktasında sordurduğu şüpheci sorularla da güncelliğini korumaktadır.